SORULARLA İSLAMİYET

30 Aralık 2008 Salı

Hayret ve Gayret

Hayret olmadan gayret olmaz. Tüm icatlar ve keşifler hayretin ve bu hayretle birlikte gayretin neticeleridir. Her gayret hayret ettiğin ölçüde olur. Aşağıda anlatılanlar hayreti yok eden etmenlerdir:
Ufuk ile hayreti karıştıranlar hayret ettiği halde, kendi ufkunu aşamaz ve yalancı hayretini yalancı bir gayretle yatıştırır. Bunlar hayret komasından kurtulabilmek için sebepleri kendilerine ilah edinmiş olan kimselerdir ki, bunların durumu kağıt üzerinde gezinen karıncaya benzer. Karınca kağıt üzerindeki nakışlara hayret eder ve bu nakışların kimin çizdiğini bilme gayretine girer. Yazık ki karıncanın ufku dardır. Kağıda inip kalkan kalemi görür ve işte hayretimin sebebi bu imiş der. Oysaki o karıncanın hayreti değil ufkudur.
Aşinalık, hayreti yok eder!.. Bir gün Güneş batıdan doğsa, dünya basınındaki tüm gündemler değişir ve kitle iletişim araçları hep Güneş’ten bahseder. “Bir Mucize Güneş Batıdan Doğdu”… “”Bugün İnanılmaz Bir Şey Oldu ve Güneş Batıdan Doğdu”… “Hayret! Hayret! Güneş Batıdan Doğdu”… Ne kadar ilginç değil mi? Güneş’in doğudan doğması hayret verici değil, ancak batıdan doğması hayret verici...
Merak duygusundan yoksun bireyler, ışığın lambada nasıl hapsedildiğini merak etmezler. Bunu düğmeye basmalarının neticesi olarak bilirler ve bu işin mahiyetiyle ilgilenmezler. Ne kadar da basit. Soyut bir şeyin, somut teller arasından geçip, somut bir yerde tutunmasında hayret edecek ne var? Düğmeye basıyorum oluyor.
Sebeplere aşırı bağlılıkta hayret etmeye engel. Bir tencerenin içine bir damla su atılıp dokuz ay boyunca kapağı kapatılsa, sonra kapağı açılıp içinden bir bebek çıksa hayret komasına gireriz. Ancak aynı bir damla su ana rahmine atılıp, dokuz ay geçtikten sonra bir bebek olsa hayret etmeyiz.
Zaman insanı hayretten alıp gaflete sürükler. Hamileliğini öğrenen kadın ertesi günü doğursa, bebeğimiz bir gün içinde büyüse ve koca bir adam olsa, yaramız anında iyileşse, saçımız sakalımız anında uzasa ya da beyazlasa hayret ederiz. Ama bu işler zamanla olunca hayret etmiyoruz.
Allah ve Rasul aşkına artık hayret edelim. Beş duyu ufkunu aşalım ve şu ülfeti üstümüzden atalım. Eşyayı kurcalarken maddeye takılıp kalmayalım. Merak edelim, hayret edelim. Sebepleri takmayalım sorgulayalım. Zamana kanmayalım arayalım. Hayret edelim ve bu hayretimizin hakikatine bulalım. Ertelemeyelim gayret edelim, ancak her şeyden önce hayret edelim.
Çok kelimelerle az bir şey anlatmaya çalıştım. Son sözü az kelimelerle çok şeyler anlatan üstad Necip Fazıl’a bırakalım. “Kuyruğu etrafında dönen kedi hayrette; Âlim ki, hayreti yok, ne boş yere gayrette! ...”

SEBEP-SONUÇ ALDATMASI

Cehennemin ateşinden ne diye korkuyorsun be gafil! Korkacaksan, Allah-u Zülcelâl’den kork!.. Zira O dilemedikçe ateş dahi kendi başına yakamaz. Peki cennetine niçin yöneliyorsun!.. Yöneleceksen, dini yalnızca Allah-u Zülcelâl’a has kılarak ona yönel!.. Zira o dilemedikçe ne yediğinden ne içtiğinden bir zevk alabilirsin. Hele Allah-u Zülcelâl’i sevmenin ve O’nun tarafından sevilmenin ne kadar büyük bir zevk olduğunu tatsan, onun muhabbeti yanında cennet sana zevk vermez, onun aşkının ateşinden cehennem dahi sana hiç tesir etmez.

Sebeplerin sahibi Allah-u Zülcelâl dileseydi ateşte ıslanır, suda yanardın. Nasılki şuursuz bir arabanın, şuurlu bir şekilde yolları kat etmesi arabanın marifeti değilse, hiçbir şuuru olmayan ateşin dahi önüne geleni yakıp yıkması ya da suyun herşeyi ıslatması kendi marifeti değil. Sebeplerin sebat ve istikrarı, gafil kalbini kör etmiş. Bu nedenle sebeplerin ve sonuçların yaratıcısı Allah-u Zülcelâl’i unutmuş, sebeplere kulluk ediyorsun. Doğduğun günden itibaren susuzluğun hep takla atarak geçmiş olsaydı, susuzluğunu takla atman sayesinde geçtiğini sanacaktın!.. Susuzluğunu gideren şeyin takla atmak olduğunu zannetmekle, su içmek olduğunu zannetmek aynı şey değil mi? Oruç tutmak, aç kalmak ve bitkin düşmek yüzünden zor geliyor. Çünkü sen doymayı gırtlağından geçen lokma sanıyorsun. Arabanın hareket kabiliyetini gaz pedalından sanmanla, elde ettiğin enerjiyi yediklerinden bilmen arasındaki fark ne? Bir de diyorsunki, yerin çekim kuvveti sayesinde ayaklarım yere basıyor. Kanatları olduğu için uçtuğunu sanan kuş beyinlilerden farkın ne? Suyun kaldırma kuvvetine öyle bir inanmışsınki, su üstünde gemilerin gitmesini neredeyse ondan bileceksin. Acaba ağırlıklar, halterin demiri kaldırdığı için mi kalkar, yoksa halterci kaldırdığı için mi?

Sonuçları sebeplerden sanan cahil!.. Işığın güneşe muhtaç olduğunu düşünmesi gibi, sende bu sebeplere muhtaç olduğunu düşünüyorsun. Oysaki seni ateş ile yakan, ateşsizde yakar. Su ile ıslatan susuzda ıslatır. Yedirerek doyuran, yedirmedende doyurur. Susuzluğunu suyla gideren, susuzda giderir. Yere çekim kuvveti verebilen, itim kuvveti de verebilir. Seni yerde tutan, havada da tutar. Sebeplere sarılacaksan, sebeplerde hiçbir tesir olmadığına inanarak sarıl. Sebebe yapış ama sebepten bilme. Velhasıl, hediyeyi padişahın yaverinden bilip, padişahı unutmak ne büyük bir gaflettir!...